26 Haziran 2013

Önce kokusundan oldum yarin, sonra sesinden.

Bir ayrılık hikayesi başlığı olarak düşündüm, ama altını doldurmak zoruma gidiyor. Şimdilik kalsın böyle!

15 Ağustos 2012

Bir kez güçlü bir sevme olanağı yakalanmışsa geçmişte; yaşam, bu coşkun ısıyı, bu ışığı yeniden bir daha elde etme arayışıyla geçer.

Eve girdiğimizde saçı başı dağılmış, mutfağın altı üstüne gelmiş, ne yaptığını bilemez haldeydi.
- Ay hoşgeldiniz! Dağınıklığın kusuruna bakmayın, güzel şeyler yapayım diye bugün evden bile çıkmadım vallahi! Yalnız var ya parmaklarınızı yemezseniz ben de n'olıyım!
Deyip arkasından bir de kahkaha att. Bizi salona oturtup kendiside telaşla mutfağa geri döndü.
- Erken geldik işte ananın amı, ne diye koştura koştura getirdin beni bu saatte, kadın daha sofrayı bile hazırlamamış!
- Olsun olsun bir şey olmaz.
- Yalnız kadın amı götü dağıtmış, birazdan "ay şunları masaya götürebilirmisiniz" diye seslenir de!
Demeye kalmadan, ellerini güya suları akmasın diye dua eder gibi tutarak başını kapıdan uzattı.
- Ay salatayı yetiştiremicem, anlar mısınız salata yapmaktan?
- Ben pek anlamam da süper salata yapar bu ibne.
Diyerek beni işaret etti yavşak. Amacı kızla beni yakınlaştırmak. Kalkıp domatesi,salatalığı,biberi ince ince doğrayıp, sarımsak,kekik,nar ekşisi,sumak,tuz,limon ve pul biberle harmanlayıp, koca bir tabak salata yaptım. Ben uğraşırken diğer misafirleri gelmiş, o da onları içeri oturtup, mutfağa geri döndüğünde koca tabak salatayı görüp.
- Ayol ne çok yapmışsın, kim yiyecek bu kadar salatayı? Deyince,
- Bu salata adamın amına kor, merak etme damlası kalmaz! Deyip içeri geçtim. Neyse, sofra hazırlandı, yemekler geldi,
rakılar kondu, kadehler kaldırıldı, kibar kibar yemek yenirken.
- Ay bakayım salatan nasıl olmuş?
Diyerek kaşığın ucuyla alıp ağzına attı, sonra kaşığı komple daldırıp sularını döke döke ağzına götürdü, sonra ekmeğini bandırarak salataya saldırdı. Hem yiyor hem de
- Salata yiyin salata amına koyyım! Bundan sonra kimse bana salata yapıyorum demesin sakın!
Diye homurdanıyordu. Yemeklerin daha yarısına gelmişken salatanın dibini sıyırıyorlardı.
Arkadaşımın dışında diğerleriyle pek fazla tanışıklığım yoktu, o hepsini tanıyordu. Ev sahibiyle beni yakınlaştırma amaçlı tasarlanmış bir yemekti. Bir hafta sonu, meyhanede bir aradaydık yine bu grupla, orada tanıştırıldık. Benim öküz gibi önüme bakıp, konuşmadan öyle durmamı " vay ne oturaklı adam" zannetmişler.Tabi bir telefon trafiği, çöpçatma durumları filan, bu yemek düzenlenmiş, o da bir heyecanla bütün hünerlerini sergilemiş.
Gece boyu yenildi içildi tabu mabu gibi oyunlar oynandı içkiler bitti, yenileri geldi, kafalar kıyak oldu,ortalık dağıldı. "E hadi bize müsade" dendi. Bana, bıyık altından gülerek " sen kal da ortalığı toplamaya yardım et" dendi. Herkes gitti.
Oturup kendime bir rakı daha koydum, onun bardağı zaten doluydu. Yanıma gelip tek bacağını altına alarak kendini koltuğa bıraktı, eteğinin yukarı kadar sıyrılmasına aldırış etmeden, dibime kadar sokulup.
- Ay bu gece çok eğlendim valla, iyi ki geldiniz!
Dedi, göğüslerini koluma yaslayarak. Sarhoş olmuş ama belli etmemeye çalışıyordu. Rakısını aldı, bir yudum içti arkasından mandalina yedi, gene bir yudum içti peynir attı ağzına. Rakı bir an önce bitsin de ne olacaksa olsun gibiydi hareketleri ve heyecanlı olduğu çok belliydi. Son bardağı hızlı hızlı içtiğinden iyice sarhoş olmuş, artık hareketlerini zor kontrol ediyordu. Olduğu yere uzanıp "hadi sen de gel" diyerek kolumdan çekti. Gözlerine baktım, bakamıyordu bile. Ertesi gün, yattığımızı bile hatırlamayacaktı belki de. Zaten hiç hoşlanmadığım bir durumdu, başkalarının yakıştırmasıyla birlikte olmak. E hadi bi posta atayım amına koyyım diyecek adammıydım ben, daha doğru dürüst göz göze bile gelmemişken. Hala " hadisene" diyordu dili dolanarak. "Bir tuvalete gideyim" diyerek kalktım. Yatak odasından bir battaniye bulup getirip üstüne örttüm. O battaniyenin altında, üstünü çıkartmaya çabalarken, ışığı söndürüp sessizce evden çıktım... Hava da serinmiş. Olsun!

Kelebekle eşşeğin aşkı

Yaz günüydü, galiba işten kaytarmıştım. Emirgan taraflarında deniz kenarındaki bir bankta oturmuş, kitap okur gibi yapıp denizi seyrediyor, çay içiyordum. Çay dediysem, Emirgan çay bahçesinde satılan çaydan değil. Derme çatma bir sandığın üstünde, etrafını kartonla çevirdiği tüpün üstündeki küçük, kararmış çaydanlıkta demlediği çayı oralarda balık tutanlara, denize girenlere üç kuruş paraya satan ihtiyarın çayından içiyordum.
"Amca sana demliğin parasını vereyim bana taze çay demle" dediğimde anında demliği boşaltmış, yenisini demlemişti, bardağım boşalır boşalmaz yenisini getiriyordu. Deniz dalgalı, hava rüzgarlıydı. En sevdiğim haliydi havanın ve denizin. Böyle havalarda gece sahile gider, neredeyse sabahlara kadar oturur hatta uyurdum.
Tam kitaba dalmışken, önümden sanki kelebek gibi uçuşarak bir etek geçti. Geldi yanıma kondu!
Biraz toparlandım ama başımı kaldırıp bakamadım. Kelebek bir kıpırdandı, bacak bacak üstüne attı. İnce bilekli beyaz bir bacaktı, ayağını bileğinden çeviriyordu. Başım kitaba eğik sağ avucumu kaşımın üzerine koyup gözlerimi siper etmiş 'etrafla ilgim yok ben kitabımı okuyorum' havasındayım ama ben kitabı çoktan unutmuş bacağı inceliyorum.
" Simit yer misiniz?" dedi kelebek, elindeki simitin yarısını uzatarak. Şimdi, normal bir erkek döner, teşekkür ederek simiti alır yer. Ama ben, önce bacağımı düşürdüm, bacağım düşünce kitap kaydı, tam düşecekken ani bir hareketle bacaklarımın arasına sıkıştırarak tutabildim, sigaramın ateşini üzerime düşürdüm fırlayarak onu silkeledim, dışarda bunlar yaşanırken iç organlarda rahat durmuyordu, kalp gümbür gümbür kan pompalıyor, kan yüzümden kulaklarımdan fışkıracakmış gibi baskı yapıyor, midem kasılıyor, bağırsaklar içindekileri götümün ağzına itiyordu, hatta çüküm bile kalkmıştı "n'oluyoruz olm lan, sevişiyormuyuz?" diye. Bütün bunlar bir kaç saniyede olmuş ama bana bir kaç saattir debeleniyormuşum gibi gelmişti.
"Hay Allah!" dedi kız kikirdeyerek.
"Hay Allah!" dedim ben de simiti alırken.
Sonra ihtiyara 2 çay söyledim, içerken başladı benimle konuşmaya, devamlı konuşuyordu.
Siyah düz saçları vardı, sanki başından aşağı akıyormuş gibi duruyordu. Önüne düşen saçlarını arada bir eliyle kulağının arkasına atıyordu, bu hareketi öyle güzel yapıyordu ki, saçın öne düşmesini bekler olmuştum. Makyajı var mı yok mu anlaşılmıyordu. Çok güzel sayılmazdı ama gözgöze gelindiğinde garip bir albenisi vardı. Bir gözü de şehlaydı.
Neler anlattı neyden bahsetti hatırlamıyorum ama bir müddet sonra bayağı samimi olmuştuk. Elimi tutuyor, boynuma sarılıyor, devamlı anlatıyordu. Arada bir benim söylediklerime ise kahkahalarla gülüyordu. Hatta bir ara ayağını dizlerimin üzerine koymuş, "ne kadar düzgün ve pürüzsüz bacaklarım var lan bak!" diye zorla elletiyordu.
Sonra kalktık, onu evine bıraktım. Boynuma sarıldı teşekkür edip yanağımdan öptü.
- Yarın gene kaytarsana işten.
- Bilmiyorum biraz zor olabilir.
- Aynı saatte orada olurum, yoksan giderim.
Dedi ve gitti.
Hangi saatteydi ki? Kaçta geldi lan bu kız oraya? Hay amına koyyım yaa!
Bir sürü hayallerle sabahı zor ettim. Biraz daha kestireyim diye uzanıp uyuyakalmışım.
"Kalk lan işe gitmicen mi?" diye dürttü ablam. "Yaa sikerim işi, bugün başka işim var" dedim. "Ne işin varsa kalk, saat 10 oldu" deyip çıktı. 10 mu! Vay ecdadını sikeyim diyerek zıpladım yataktan. Banyo kapısından girerken enseme bir tokat yapıştırıp "besmeleyle kalk o yataktan öküzün evladı, besmeleyle!" dedi ablam, elleri belinde. " Lan git başımdan sabah sabah" deyip, avcuma doldurduğum bir parça suyu yüzüne atıp kapıyı kilitledim. Eğer kilitlemesem beni oracıkta didik didik ederdi. Bir müddet kapının arkasından "Terbiyesiz köpek soyu, nasıl konuşuyorsun benle öyle, senin o ağzını kulaklarına kadar yırtarım eşşolueşşek seni, aynı babama çekmişsin işte aynı, soydur çeker boktur kokar!" diye söylendi. " Babama çekicem tabi, bakkala mı çekicem!" dedim ıkınarak. "Allahın belası piç!" dedi gülerek uzaklaştı.
Duşumu aldım, giyindim fırladım evden. Akşama kadar da olsa bekleyecektim. İhtiyara çay işaret ettim,eliyle 5 dakika sonrayı işaret etti. Neyse epey bir oturdum, belki bir demlik çay, 1 paket sigara içtim. Hayal kırıklığına uğramıyım diye kendimi gelmeyeceğine inandırmaya çalışıyordum.
"Bugün kitap okumuyor musun yakışıklı?" dedi arkamdan.
Martılar havada asılı kaldı. Dalgalar durdu. Kanım bütün vücudumdan çekildi. Araba sesleri kesildi... Sonra sanki biri şalteri tekrar kaldırdı, paat diye herşey normale döndü.
Bugün okumuyorum, seyredicem dedim. Kikirdedi. Koluma girip " bugün gezelim oturmayalım" dedi.
Akşama kadar gezmedik yer bırakmadık. Emirgan, Belgrad ormanı, Rumeli kavağı Bir sürü yer. Devamlı bir şeyler anlatıyor, bir dakika yerinde durmuyor, sanki ayakkabıları yaylıymış gibi zıp zıp zıplıyordu. Bazen sırtıma atlıyor, bazen boynuma asılıyor. Bazen de kuytu bir kenara çekip uzun uzun öpüyor sonra da "pek de güzelmiş pek de lezizmiş" diye yalana yalana geziniyordu.
Akşam oldu. Evine bıraktım. Apartmanın içine sokup boynuma sarıldı nefesi kesilene kadar öptü. Bıraktığında gözünü şaşı yapmış "oha nasıl öptüysen gözüm kaydı lan! Bir daha öpte düzelsin" deyip tekrar öpüp, gözlerini düzeltmişti.
"Pazar günü 3de Galleria'nın arkasındaki çay bahçesine gel" dedi ben çıkarken" sana orada adımı söylicem!" deyip kapıyı kapattı!
Adımı mı söylicem?! Oha amına koyyım adını bilmiyorum kızın. Hay beynimi sikeyim lan, adını sormadım iyi mi kızın, yuhh! Öküzüm işte öküz, ablamın dediği kadar varım yani!
Pazar günü belki o da erken gelir düşüncesiyle 12 de gittim oraya. Şöyle bir göz gezdirdim... Vay anneni sikeyim! Üç tane herifle aynı masada gayet samimi bir şekilde bir şeyler anlatıyor. Üzerinde kısa bir elbise, neredeyse adamların kucağına oturacak.
O aralar oralarda para karşılığı erkeklerle yatan genç kızlar vardı, ben de onu öyle görünce "vay amına kodumun karısı orospuymuş meğerse" deyip bastım gittim. Çok canım sıkılmış, ne arayıp ne de sormuştum.
İki hafta sonra pazar günü kitabımı alıp indim sahile. İhtiyardan çayımı alıp oturdum. Kitabımı okurken, sanki bir kelebek karşımda kanat çırpıyormuş gibi etekleri uçuşarak karşımda ayakta durdu. Bu sefer yanıma konmadı. Bir müddet eteklerini seyredip yüzüne bakmadım.
- Neden ektin beni? dedi kırık bir sesle.
- Ekmedim, etrafın erkek doluydu bana gerek yok diye geri gittim.
Bir süre durdu, sonra geldi yanıma oturdu.
- Anladım neden gittiğini... Ben ansiklopedi satıcısıyım, yanımda gördüklerin de kafalamaya çalıştığım müşteriydi. Biraz samimi davranınca vericem zannedip kütüphaneyi alır onlar...
Sustu. Gözyaşlarını sildi. Burnunu sümkürdü.
- Bana da mı ansiklopedi satacaktın?
- Niyetim oydu ama yapamadım. Sana sarılmak hoşuma gitmişti!
Dedi burnunu çekerek. Ve kelebek gibi etekleri uçuşarak, uçtu gitti. İhtiyar bana bir çay getirip "bu kızcaaz belki 10 sefer gelip seni sordu delikanlı" dedi. Bir şey diyemedim.
İhtiyarın parasını ödeyip kalktım. Arkadaşımın yanına gidip "rakı içiyoruz birader" dedim. Bir saate baktı, "bu satte ne rakısı" der gibi bana baktı. "Ne bakıyorsun ananın amı rakı içelim işte!" dedim, bir şey demedi. Rakıyı çıkardı bir kaç parça bir şeyler hazırladı. O bir şey sormadı ben bir şey anlatmadım. Uzunca bir süre içtik. Yıkılır haldeyken yüklenip eve götürdü. Kapıyı ablam açtı. Normalde beni sarhoş gördüğünde kıyameti koparır 50 tane laf söylerdi. Sadece gözlerime baktı, üstümü çıkarıp yatırdı. Kapıdan çıkarken seslendim;
- Abla lan!
- Ne var it?
- Babama çok mu çekmişim?
- Tıpatıp!
- Çok mu eşşekmiş o da?
- Görünüşe göre boynuz kulağı geçmiş.
- Eşşekler üstüyüm ben eşşekler!
Kapı yavaşça kapandı. Bir kelebek gelip burnumun üzerine kondu. Sızladı sızladı!

21 Mayıs 2012

Gülemiyorsun ya, gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir.

 

 

   14-15 yaşlarındayız. Bir arkadaşımızın annesi öldü, cenazenin kalkacağı camiye gittik. Yüzümüzde yapmacık bir hüzün, gözler birilerinde bir açık arıyor, ki cenazeden sonra anlatalım.
Arkadaşın yanına gittik, babasıyla tabutun başında duruyor, gözleri şişmiş ağlamaktan. Başsağlığı dileyip sarıldık, kendini tutamayıp gene başladı ağlamaya. Üçümüz sarıldık hep birlikte ağlıyoruz. Bizi gören babası da kendini tutamadı, dudakları titredi, büzüldü, kendini sıktı ama dayanamadı o da başladı hıçkırmaya. Birileri gelip başımızı okşadı, biz ağladıkça ağladık, başta kadınlar olmak üzere bizi görenlerin de gözleri nemlendi. Yere çömeldik, gözlerimizi sildiler, burnumuzu silelim diye mendil verdiler. Biz burnumuzu kolumuza sildik.
- Ağlama artık ananın amı, sen ağlıyorsun diye çocukta ağlıyor!
- Sen neden ağlıyorsun o zaman?
- O ağlıyor diye ağlıyorum!
- Abdest aldın mı?
- Ne için?
- E cenaze namazı kılıcaz ya amcık! Tövbe tövbe!
Tamam deyip fırladı gitti, ama gitmesiyle gelmesi bir oldu.
- Abdest nasıl alınıyordu lan?
- Orda hortum var!
- Eee?
- Niyet ettim Allah rızası için namaz abdestimi almaya, diyorsun!
- Sonra?
- Sonra hortumu götüne sokup, musluğu açıyorsun.
Bacağıma bir tekme salladı. Annesi ölen arkadaş başını önüne eğip gizliden güldü, sonra toparlanıp ağlamaklı ifadeye geri döndü. Seni din dersinden geçiren hocanın ta amına koyyım,deyip nasıl alacağını tarif ettim. Gitti geldi, her tarafı sırıl sıklam.
- Bu ne lan, gusül abdesti mi aldın sen?
- Musluğa ayağımı dayadım, dandik bir şeymiş kırılıverdi contasını siktiğim!
Cenabet ibne! Deyip,gülmemek için zor durduk.
Namazdan çıkıp tabutun başına saf tuttular. Biz de girdik. Hoca tekbir getirdi eller bağlandı.
Hoca tekrar tekbir getirdi, Bu namazdaki gibi eğildi, koluna vurdum, baktı eğilen yok hemen kalktı. Hoca tekrar tekbir getirdi, bu gene eğilip sonra hızla kalktı. Biz gülmemek için kendimizi zor tutarken, bir tekbir daha, bu tam eğilecekken gene durdu, bana dönüp,
- Eğilme yok mu olm bu namazda?
Dedi. Annesi ölen arkadaş burnundan koca bir sümükten balon çıkararak, kıkırdadı, ben katılarak yere çömeldim. Sonra hızla hepimiz ordan kaçtık. Camii'nin yan tarafındaki, çitlenbik topladığımız mezarlığın içine dalıp ordan da okulun bahçesine girip yerlere yatarak, katıla katıla güldük. Zaten ota boka gülerdik.
- Annenizi sikiyim olm, beni de günaha soktunuz ibneler!
Dedi,gülmemek için kendini zor tutarak, annesi ölen arkadaş.
- Sen de bizim annemiz ölünce gülersin olm. N'apalım, tutamadık kendimizi!
Yıllar sonra benim annem öldü. Ama gülmedik. Ayrı durduk çünkü.
O günden sonra gülünmemesi gereken yerlerde hiç, bir araya gelmedik.

17 Mart 2012

Okuldayken tahtadaki 'konuşanlar' listesine adım hiç yazılmadı!

- Neden hep susuyorsun, hiç konuşmuyorsun?

- Kelimeleri doğru sırayla söyleyemediğimden olabilir, bilmiyorum.

Diye cevap verdim sıkılarak. Hep nefret etmişimdir "sen neden konuşmuyorsun" sorusundan.
Bir şeyler anlatmaya başladığım zaman, nefesimi, sesimin tonunu ayarlayamam, sanki ağzımda koca bir lokma yemek varmış gibi çıkar kelimeler, çoğu söylediğim ikinci sefer tekrar ettirilir.
- Olm bugün matematikten yazılı olucaz, hiç çalışmadım amına koyyım!
- Ha? Ne dedin?
- Ananın amını dedim!
- Hangi hamamın yanını dedin?
- İbneler!...
Sonra farkettim ki, pek fazla konuşmamam herkes için daha iyi.
"Çocukluğundan beri böyle misin?" dedi.
"Yok, ilkokulda öğretmen numaramı söylediğinde "burda" derdim!
Hafif bir tebessüm edip, çayından bir yudum aldı, başını denize doğru çevirdi, ne yapsındı ki, karşısında ağzından zorla laf alınan bir adam otururken? Hem de ilk buluşmamızda. Belli ki sıkılmıştı.
" Hadi seni bırakayım da, fazla eziyet çekme" deyip kalktım. Çayların parasını ödedim. Evine kadar hiç konuşmadık, arabadan inerken hoşçakal dedi. Sadece gülümseyip başımı eğdim.
Seneler sonra bir arkadaş toplantısında karşılaştık. Evlenmiş. Kocası, her konuda konuşan neredeyse hiç susmayan. Yaptığı esprilere hem yüksek perdeden, hem de herkesten çok kendi gülen. Konuşurken yanındakini dürten. İkide bir "yaa gül gül öldük" diyen bir adam. Bir ara bana " ya hocam sen de amma konuştun ha, iki dakika susta kafamızı dinleyelim" diyerek bir kahkaha patlattı. Tam "seni şimdi domaltır o dilini götünden dışarı çıkarırım, amcık seni!" diyecekken, masanın altından bir tekme geldi, kaş göz işaretiyle susturuldum.
Neyse sağ salim geceyi bitirdik, vedalaşırken bir fırsatını bulup kulağıma "sükut altınmış" diye fısıldadı. "Sana da iyi geceler!" dedim, farkedilmesin diye... Öyle!

Ebeni sikeyim Aliii!!!

- Bana da atsanıza olm!

- Ben de oynamak istiyorum olm bana da atsanıza!
Diye bağırarak bir aşağı bir yukarı koşturup duruyordu. Mahallede hiç bir çocuğun sevmediği, hastanede ebelik yapan ve mahalledeki bir kaç çocuğun da ebesi olan nemrut kadının oğluydu. Annesi bizimle oynamasına izin vermez, o sokaktayken pencereden bakar, aramıza karıştığını görünce hemen eve çağırırdı. Elbiseleri hep temiz ayakkabıları her zaman boyalı ve yeniydi. Anası kirlenmesine izin vermiyorduki! Ne zaman mahallede kaleleri kurup top oynamaya kalksak, hemen hortumu takar sokağı sulardı. Biz de kapısına toplanır kimin ebesiyse ona " Aliii, ebeni sikeyim! Haydaaar, ebeni sikeyim!" diye bağıra bağıra gezerdik. Tabi bir kova suyu da üstümüze yerdik o ayrı. Biz oynarken aramıza karışmak için kıçını yırtıyor, kimse de onu takmıyordu.
- Hep birbirinize atıyorsunuz lan, bana da atsanız ya ibneler!...
Birden herkes dönüp bütün kartoplarını buna atmaya başladı. Önce sevindi, karşılık vermeye kalktı, ama daha yere eğilemeden gelen kartopları ağzını yüzünü dolduruyordu. Herkes sanki annesine olan hıncını oğlundan çıkarırcasına çamurlu, yağlı, ne kadar pis kar varsa buna atıyordu. Üstü başı sırılsıklam ve çamur içindeydi yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuştu. Yere çömelmiş hala kartopu yapmaya çabalıyordu. Bir ara, sanki gözünden yaş geldi gibi geldi. Önüne gidip sırtımı atılanlara siper ederek "atmayın ananızın amcıkları, yeter artık ağlıyo çocuk" diye bağırıp, fırlamaları yolladım. Yüzündeki üstündeki karları temizledim. " Lan olm, kartopu oynarken 'bana da atın, bana da atın' denmez, futbol mu oynuyoruz! Tam aksine sen atıp kaçacaksın ki kartopu sana gelmesin" deyip kaldırdım, soğuktan titriyordu.
Burnunu çekerek, dişleri birbirine vurarak " sana bir tane atabilir miyim?" dedi. "At ama yüzüme gelmesin bak!" deyip yerden bir kartopu hazırladım, titreyen ellerine tutuşturup bir adım geri çekildim. Zar zor göğsüme doğru attı, nasıl olduğunu bilmediğim garip sesler çıkararak " vay ibneye bak yaa, tam kalbimden vurdu göt!" dedim. Dişleri takırdayarak gülümsedi, evine doğru yöneldi. Ben de arkamı dönmüş, daha bir kaç adım atmıştım ki küt diye kafama bir kartopu geldi, hırsla döndüm, koşarak evine girerken gülüyordu. " Aliii ebeni sikeyim!" diye bağırdım. Ali de uzaktan " n'oldu ananın amı?" diye seslendi. " Yok bi'şey amcık, hemen atlama!" dedim, yanlarına gidip topladığımız tahta parçalarıyla kartonlardan büyük bir ateş yakıp ısınmak için başına oturduk.
Ebenin oğlu bir daha sokağa hiç çıkmadı. Bazen yolda karşılaşırsak yüzüme bakıp belli belirsiz gülümser. Okulda karşılaşırsak elindeki simitin, açmanın ya da elinde o an ne varsa yarısını böler bana verirdi.
O büyüdü dişçi oldu. Biz bir sik olamadık!

15 Şubat 2012

Hayat çok boktan!

İki tabure ilerde ağlayan kadının yanında 3-4 erkek vardı, sanırım teselli için. Bir birinin omuzuna yaslanıp ağlıyordu, bir diğerinin. Bir müddet sonra kadın yalnız kaldı. Ağlaması kesilmiş ama makyajı silinmiş yüzü üzgün görünüyordu. Öyle incelerken birden kafasını çevirip yüzüme baktı. Suçüstü yakalanan röntgenci gibi öyle kaldım, arkalara bir yere bakar gibi yapıp başımı önüme çevirdim. Kalkıp yanıma geldi, "şimdi yarrağı yedik" diye düşünürken, bardağını benimkine vurup kulağıma "çok mu kötü görünüyorum?" dedi. Evet anlamında başımı salladım, tekrar kulağıma yanaşıp mevzuuyu anlattı. Konuşması gayet düzgün sanki konuşma eğitimi almış gibi net ve akıcıydı. Sadece konuşurken hafiften tükürük saçıyordu. Kısaca bu akşam yanında olması gereken adam gelmemiş, bunun da buna siniri bozulmuş. Kulağına eğildim, yanağını yanağıma dayayıp, sanki öpecekmişim gibi omzunu hafifçe kaldırdı, içimden de geçmedi değil, kokusuda güzeldi keşke daha uzun bir şeyler söyleyip bir müddet daha böyle kalsaydım diye hayıflanıp "baktığımı nasıl anladın?" dedim. Kafasıyla karşıyı işaret etti, oha amına koyyım koskoca ayna var karşıda, ben onu unutmuştum, meğer o da ordan bana bakıyormuş. "Çok sinirim bozuk, bu gece ya intihar edicem ya da birine vericem" dedi. Gözlerinde çapkın bir gülümseme vardı. Tabi benim hormonlar harekete geçti, beyin vücudu taramaya başladı "dişler fırçalı, tırnaklar temiz, iç çamaşırı yeni değişti, kokutmayan ayakkabılar ayakta, çoraplar yeni, terlemeyi önleyici koltuk altı bişeysi sürülü,hesabı ödeyecek para da var, ben hazırım!". "İntihar iyi bir fikir değil" dedim kulağına. Yarım ağızla güldü. Telefona baktı, mesaj yazdı, sonra konuşmak için dışarı çıktı, geldi, çantasını toparladı, paltosunu giydi. Kulağıma yanaştı "hadi kalk gidelim sevişelim!" demesini beklerken "verecek adam buldum!" dedi hesabını ödedi gitti!...
Aynada kendime baktım "Şu tipe bak! Senin ben tipini sikeyim!, Ben olsam ben de vermem tabi amına koyyım!" dedim. "Ne dedin abi?" dedi barmen. "Sana demedim lan, rakı ver sen rakı!"

10 Şubat 2012

Ne vuruyosun ulaaan!

Uyumayın lan ibneler!!!... Babayiğit geldi!
Diye, avazı çıktığı kadar bağırarak kapıdan girerdi. Ortalık hemen hareketlenir, oturanlar kalkar, çalışanlar "ben çalışıyorum" dercesine kendini gösterirdi.
Gider kimine "akşam iş mi yaptın lan, parlamışsın?" diye takılır. Birinin boynuna atlar öyle asılı kalır, indikten sonra da sanki çükünü tutacakmış gibi ani bir hareket yapar, hemen iki eliyle çükünü korumaya alan adama ""oha amına koyyım, 90 kilo herif boynuna asılıyorum yerinden kıpırdamıyor da, çüküne zarar gelecek diye aklına ziyanlık geliyor, götüne kodumun öküzü!" der. Ordan gider bir başkasına sataşır. Bu arada çaktırmadan çıkan malları kontrol eder, bütün makinaların arasında dolaşır, her şey yolunda mı bakardı.
Çayını getiren çocuğun gıdıklanma tiki vardı, çayı elinden almadan bileğinden tutar, başına geleceği anlayan çocuk hem çayı dökmemeye uğraşır hem de yan yan kaçmaya çalışırdı ama bileği kaptırmış olurdu bir kere.
- Abi! Abi!
- Abini sikiyim olm gel bir şey yapmıcam!
- Abi n'olur abi!...
- Olm korkma işte,bi'şey yapmıcam, kaçarsan tahrik oluyorum... Burandaki ne böyle, pamuk mu o bakayım?
- Ananı!... Abi n'olur!... Çay dökülecek abi!
- Çayı dökersen git muhasebeden hesabını kestir! Hiç acımam valla!
- Ananı!... Abi ananı!... Yap...Ananı!...
- Tamam tamam yapmıcam, gel hadi poğaça yiyelim.
- Ananı!!!... Abi Allah'ını seviyorsan!...
Poğaçaları çıkartır herkese dağıtır kendi de diğerleri gibi orada yerdi. Çayına toz gelmiş, yiyeceğine pamuk konmuş hiç önemsemezdi.
Çalışanların hepsinin üstündeydi, hem yaşça hem kıdemce hem de tecrübeyle, ama bunu hiç belli etmez herkesle birlikte çalışırdı. Yanına gelen yabancı müşteriler, ona kendisini sorarlardı "siz oturun abi, şimdi gelir" diyerek odasına yollar, tozunu silkeler, çocuğa çayları söyler,arkalarından giderdi. Her gelene mutlaka çay söylerdi kim olursa olsun. Çay getiren çocuğun gözü hep bunun üzerinde olurdu, öyle karşısına dikilip bakmaz, uzaktan hem işini yapar hem arada şöyle bir dikilip bakardı. İçeri doğru baktığını görünce hemen göreceği yere geçer, göz işaretinden bile anlardı ne istediğini. Sabahları çayın demlenmesini tam geleceği saate ayarlar, bir Allah'ın kuluna da içirtmez, ilk bardağı mutlaka ona verir. Hiç bir ağır işi de ona yaptırmaz hemen elinden alırdı.
- Ver abi ben taşırım.
- Ben taşıyamam mı lan?
- Yok abi estafurullah, belin ağrıyo ya ondan.
- O kadarcık ağrıdan bir şey olmaz olm, ağacı kökünden sökerim ben hala!
Deyip yiğitliğe bok sürdürmezdi ama, zorlandığı yüzünden belli olurdu.
Bazen yeni bir işçi çalışmaya başladığında, makinaların arasından koşarak avazı çıktığı kadar "Allaaaaah! Kaçın lan kaçııııın!!!" diye bağırarak yangın merdivenine koşar, zavallı yeni adamda korkup bunun peşinden koşmaya başlar. O önde işçi arkada bütün dükkanda bir tur attırır, hiç bir şey yokmuş gibi gider çayından bir yudum alır otururdu, adama da dönüp " ne koşuyorsun deli gibi, çalışsana" der, sonra gülerek sarılırdı. Herkes alışmıştı bu bağırmalarına. İşçilerle arası çok iyiydi, haftada bir mutlaka bir şeyler ısmarlar oturur birlikte yerlerdi. İşi filan olupta gelmeyenin parasını kestirmez, gelmeyenin yerine kendi çalışırdı.
 

Bir gün, mal almaya gelen şöförün yeni olduğunu görmüş, adam yazıhaneden çıkarken "kaçın lan kaçııııın" diyerek koşmaya başlamış, adamın arkasından koştuğunu görünce de "ne vuruyosun ulaaan!" diye bağırmaya başlamıştı. Başına geleni anlayan şöför durmuş "abi ayıp oluyo ama ha, altıma sıçtım yaa!" deyip gitmiş, o da kahkaha atarak oradaki kumaşların üzerine nefes nefese oturup arkasına yaslanmıştı. Çayını getiren çocuk önce uyukladığını zannetmiş. Sonra bir gariplik olduğunu sezip hemen patrona haber verdirmiş, babayiğiti de kucakladığı gibi arabaya taşımıştı.
 

O gün bir sessizlik çöktü atölyeye. Kimse konuşmadı. Herkes sessiz sedasız işini yaptı.
Ertesi sabah çayı demlerken isteksizdi çay getiren çocuk. Herkes suskun, gözleri kapıdaydı. Patronlar başları önde kapıdan girdi. Çay getiren çocuğun içi ürperdi. Yanlarına koşup yüzlerine baktı. Patron şöyle bir omzuna dokunup sessizce yürüdü. Çay getiren çocuğun omuzları düştü. Bir müddet öyle kaldı. Sonra sessizce gidip ilk çayı doldurdu, soyunma odasında ağlaya ağlaya çayı içti. Uzun bir süre onra dışarı çıktı, az ilerdeki pastaneden bütün parasına poğaça aldı. Geri gelip herkese çay doldurdu. Makinaların arasına saklanan, gözleri kızarmış adamları ortaya çağırıp poğaçaları açtı. Ama kimse yiyemedi. Koca atölye, çalışan onca makinaya rağmen ne kadar sessizdi. Gözleri kapıda çaylarını içtiler. Sanki her an "uyumayın lan ibneler!!!... Babayiğit geldi!" diye bağırıp kapıdan girecekmiş gibi.
 

Ama babayiğit o kapıdan bir daha hiç girmedi...
Ve çay getiren çocuk bir daha hiç sabahları çay demlemedi.
Herkesin duyduğu son sözleri olan "ne vuruyosun ulaaan!" arada bir saygıyla söylenip gözleri nemlendirir.